14. Kattaki Sıçan (alıntı yazı)




Bir köpek ve iki kedi annesi olarak hayvanlara karşı aşırı duyarlı bir insanım. Sadece evimdekilere değil, sokak hayvanlarına da. Elimden geldiğince, imkanım el verdiğince yardımcı olmaya çalışırım, sevgimi de eksik etmem. Hayvanlara yapılan korkunç muamelelere denk geldikçe inanılmaz etkilenirim, günlerce zihnimden atamam. Bunun özel bir şey olduğunu da asla düşünmedim. Vicdanlı olmak, şefkatli olmak böyle bir şey sanırım. Ve aslında hepimizde olması gereken de bu. Tabii ki aşırı sevgi beslemek zorunda değilsiniz. Ama yaşam hakkı denen bir şey var. Sevmiyor olmak, işkence etme ya da yaşamını elinden alma hakkı tanımıyor hiç kimseye. Destek olmuyorsan, köstek olma bari. Sokağa bir kap su bir tas mama koymuyorsan yapanı engelleme. Benim gözümde insan öldürmekle bir köpeği zehirleyerek ya da bir kedinin bacaklarını kesip işkence ederek öldürmek arasından en ufak bir fark yok. Hayvan sahipleri çok iyi bilir, evine aldığın, sevdiğin, beslediğin, emek verdiğin, köpek de olsa, kedi de olsa, başka bir hayvan türü de olsa, "evlattır".


Aşağıdaki yazıyı “Başka bir hayat diliyorum” sayfasında okudum ve inanılmaz duygulandım yine. Çok da uyandırıcı, düşündürücü... Belki hiç kafa yormamış, hiç bu açıdan bakmamış birileri de etkilenir, uyanır, feyz alır dedim.


Paylaşmadan edemiyorum...

14. Kattaki Sıçan

Fareleri ya da sıçanları hiç düşündüğümü sanmıyorum. Rattus ya da mus familyalarını. Çok uzun süre. Düşünmek zorunda da kalmadım. Birçok insanın inekleri düşünmediği gibi. Balıkları. Köpekleri. Vegan olduktan sonra bile her yıl laboratuvarlarda türlü işkencelerden sonra öldürülen milyonlarca sıçanı kendilerine özgü karakterleri olan bireyler olarak düşündüğümü sanmıyorum. Hayvan deneyi yapan markaları kullanmıyordum ama bu duygusal bir meseleden ziyade bir prensibin parçasıydı. Annemin tek fobisidir, sıçanlar. Küçükken evlerinin odunluğunu su basmış, sıçanlar da evi. Hoş, çoğu insanın hikayeye de ihtiyacı yok.

Birkaç sene önce evde 6 kedi yaşarken mutfakta bir sıçan yaşamaya başladı. Görmedik. Boklarından anladık. Kediler de hiçbir farkındalık emaresi göstermediler. Bir gün mutfaktan çıkarken belki sadece kuyruğunun ucunu yakaladım göz ucuyla, doğalgaz borusunun arkasına girerken. Sıçanlardan benim de korktuğumu o gün anladım. Birkaç hafta sonra bahçede ölüsünü bulduk. Aynı sene Antalya’da 14. kattaki dairemizin hemen önünde bok gördüğümde bir sıçana ait olduğunu anladım. 14. katta. Ertesi gün eve girerken bizim evin kapısından asansöre doğru koşuşunu gördüğümde çığlık attım. Senelerce kediden korkan insanla, insandan korkan kedinin absürt karşılaşmalarını izlemiştim ve bu tarz fobiler açıkçası bana biraz narsisistik de gelirdi. Hayır, yani senden hayvana ne? Sen bu kadar önemli misin ki seni korkutmaya gelsin? Hayvanın işi gücü var, çığlık atmayı bırak da geçsin gitsin. Nitekim aynı benmerkezci sahneyi ben de sıçanla yaşadım. O benden kaçmaya çalışıyordu ben de ondan. Kapının hemen yanındaki itfaiye merdiveninden geldiğini düşünerek süpürgeyle onu oraya yönlendirmeye çalıştım. Çünkü hayvandan iyi biliyorum nereden geldiğini! Tam tersi istikamete koştu ve 14. kattan 15. kata çıkan merdivenleri çıkmaya başladı. O kaçışını izlerken o güne kadar düşünmediğim her şey bir anda kafama dank etti. Yaşlı bir sıçandı; yer yer tüyleri de dökülmüştü. Merdivenlerden korkusunun büyüklüğüne tekabül edecek bir hızla çıkamıyordu. Basamakları tek tek zıplayarak çıkıyor ve her basamaktan sonra sanki durup dinleniyordu. O çaresizlik beni o kadar üzdü ki anlatamam. Çoğumuz katilimizden, tecavüzcümüzden kaçmak zorunda kalmadık ama o çaresizliği nerede görsek tanırız. Çünkü çoğumuz hayatta kalmak istiyoruz. Arabanın sıyırarak geçtiği kedi, kesim sırası gelen inek, annesinden ayrılan buzağının dehşet dolu bakışları, onu döveceğini sanan köpeğin başını çaresizce yere eğişi, sıçanın merdivenleri olmayan tüm gücüyle çıkma çabası. Bu çırpınış için ölümü tahayyül edebilmek gerekmiyor. Sadece yaşamış olmak yeterli. Nerede görsek tanıyacağımız o çaresizlik, çoğu zaman bizim neden olduğumuz o çaresizlik. Sıçan yukarıdaki asansör dairesinde yaşıyormuş. Gidene kadar oraya yemek bıraktım.

Tekirdağ’a döndükten sonra bir sabah annem beni uyandırdı. Babana yardım et dedi telaşla. Bahçeye kediler dışarı çıkmasın diye gerdiğimiz ağlara bir sıçan takılmış. Çırpındıkça da ağlara iyice dolanmış. Makas getirdim, eldivenlerimizi taktık. Ona ilk dokunduğumda kızdı. Kesmeye başladıkça kendini bıraktı. Çaresizlik öyle felç de ediyor bazen. Onu da tanırız. Ağları bütünden ayırdıktan sonra sıçanı da alıp yakındaki bir tarlaya gittik. Gerisini orada kestik. Koştu, gitti. Birkaç gün sonra kedilerden biri Cücü, ağzında küçük bir fareyle camdan içeri dalıverdi. Artık korkmuyordum. Cücü diye bağırdım, masadaki su dolu bardağı boşaltıp kaçan farenin üzerine kapattım. Kalbinin ne kadar hızlı attığı dışardan görünüyordu. Bardakla birlikte tarlaya götürdük. Koştu, gitti. Birkaç ay sonra köpek dolaştırırken yerde pembe et parçaları gördük. 6 tanelerdi. 4’ü ölmüş. İkisi soğuk ama yaşıyorlar. Ne gözleri belli, ne kulakları. Pespembe, neredeyse şeffaflar. Ama ağlayabiliyorlardı. Annelerini çağırıyorlardı muhtemelen. İkisi de avucumda veterinere gittik. Biri yolda öldü. Diğerini şırınga ve fırçayla beslemeye çalıştıysak da ancak sabaha kadar yaşayabildi. Minicik, kendine özgü karakteri olan bir hayat. Her şeye rağmen hayata tutunan ve bizim beceriksizliğimiz de yüzünden kayıp giden minik bir hayat. Bu olayları arka arkaya anlatınca bu kadar kısa sürede gerçekleşmiş olmaları bana da inanılmaz geliyor. Nitekim sonra bir sene bu iki familyadan kimseyle karşılaşmadım. Ama onları çok daha sık düşündüm. İnsanlar olarak en çok sayıda acı çektirdiğimiz tür sanırım sıçanlar. Tabii ki onlar da hissediyor ve yaşamak istiyordu. 14. kattaki sıçanın çaresizliğini izlemem gerekiyormuş bunu anlamam için. Bilmek ayrı bir konu. Her boku çok iyi biliyoruz da, anlayamıyoruz.

Bugün yolda yürürken kaldırımda sırılsıklam ve hareketsiz bu fareyi gördük. Kaçmaya çalışıyor ama kaçamıyordu. O tanıdığım çaresizlik. İçinde kalan tüm gücü gerektiren o yaşama arzusu. Aldım. Montuma sığındı hemen. Gözlerini arada bir açıyor, titriyor, sonra yine kapatıyordu. Veterinere geldiğimizde kurumuştu, kendine gelmişti. Dış parazitini yaptık. Yarın iyi olursa umarım tarlada kendine bir ev kurabilir. O çaresizliğe tanık olma fırsatını belki herkes elde edemez diye anlatmak istedim. Ve hatırlatmak, verdiğimiz zararı minimuma indirerek yaşamanın mümkün olduğunu. Hayvanların büyük çaresizliğinin yegane nedeni olmadan da yaşamanın. Yemeyerek, çalmayarak, binmeyerek, avlamayarak, hapsedildikleri yerlere gitmeyerek, deney yapan markaları satın almayarak. Harika bir yeni yıl kararı olmaz mı? Mutlu yıllar olsun, tüm türlere.

Kaleme alan: Cansu Özge Özmen